BİR GÜN TEK BAŞINA!

BİR GÜN TEK BAŞINA!

UZUN YOL ARKADAŞI MERİH’E

Yukarıdaki başlık Vedat Türkali’nin,  uzun yol arkadaşı Merih’e adadığı Bir Gün Tek Başına adlı kitabına aittir. Okumayı severim, bazı kitapların adları çok farklı duygular yaşatır. Kitabı alırım, okumam… Okumak istemem, tılsım bozulmasın diye! Kitabın adı bana düşlerimde roman yazdırır. Kendime ait bir roman. Tıpkı “Bir Gün Tek Başına” gibi… Kitap tam kırk yıl önce 1977 yılında elime geçti ama bu nedenle bu güne kadar okumadan sakladım… Ama günü geldiğinde mutlaka okuyacağım dediğim bir roman. Aklımdaki kendi yazdığım romanım acı ve tatlı anılarla sürekli gelişir. Kitabın adı bana bu duyguyu sürekli verir. Şimdi bu kitabı okuma zamanımın geldiğini hissettim. Onunla ve okumakla ilgili düşüncelerimi aktarıp kitabı okumaya geçeyim. Mutlaka kendine has bir öyküsü vardır, sonu benimki ile aynı olabilme olasılığı dışında. Mutlaka çok güzel bir kitaptır.

Okumayı severim. İlkokul öncesi resimli çizgi romanlar vardı, yabancı ülke yazar ve karakterlerinin olduğu kitaplar daha çoktu. Bunlara bakıp resimlerinde ne anlattığını anlamaya çalıştığımı anımsıyorum, Teks ya da Sezgin Burak’ın Tarkan’ı gibi…

Sonra ilkokul! Okuma yazmayı halledip etrafta okuyacak bir şey bulamadığım bir dönemdi, kitap yoktu! İlkokul birinci sınıf bittiğinde yazın okumak için okulun kütüphanesinde olan Ayşegül ve Pamuk Prenses kitaplarını isteyip aldığımı anımsıyorum. Tabi birkaç günde hepsi bitti. Eve günlük gazete alınırdı. Önce çizgi romanı okunur ardından da sayfa numaralarına varıncaya kadar…

İlkokul ikinci sınıf bittiğinde Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanıydı… Kalın bir kitap ve 2 günde okudum. Hiç ara vermedim diyebilirim. Bir kitabın bitmeye başlamasına kızgınlığım da ilk romanımla başladı.

O kitaptan aklımda hep “Gülbeşeker” kaldı. Gülbeşeker, benim için Orhan Pamuk’un Tolstoy’un ünlü eserindeki (Pamuk’a göre Roman tarihinin başyapıtıdır.)  Anna  Karenina karakteri gibi önemlidir. Orhan Pamuk hep Anna Karenina’nın tren sahnesini düşler ve sorgular; “Acaba, Anna Karenina o dönemin Rusya’sında binmiş olduğu o trende gerçekten rahat seyahat edebilecek ortamı bulabilmiş midir? Etrafında kendisini rahatsız edebilecek hiç mi bir olumsuzluk yoktu? Ya da Anna Karenina, gerçekten Tolstoy’un ifade ettiği o duyguları ve düşleri o ortamda yaşayabilmiş olabilir mi? Bu sorulara Orhan Pamuk ne yanıtlar bulabilmiştir bilinmez ama yoğun şüphesini okuyucularına aktarmıştır. Tıpkı İstanbul’da büyüyüp eğitim almış Gülbeşeker’in Kurtuluş Savaşı yıllarında her türlü teknolojiden uzak Anadolu köylerinde öğretmenlik yapması ve farklı köylere gitmek zorunda kalmasının yeni insanlarla ve yeni ortamlarla kaynaşabilmesinin yarattığı güçlükleri kavramam ve neler hissedebileceğine dair düşüncelere boğulmam gibi.

İlkokul döneminde çizgi romanlar hariç elime geçen ikinci roman, bu gün herkesin sinema sayesinde tanıdığı ki kitabını okumanın yerini tutmaz,  Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” Adlı Eseridir. İlkokul döneminde elime başka bir kitap, bulunduğumuz küçük yerleşim yerinden dolayı geçmedi. Kitapçı yoktu!

Tam bu ilkokul döneminde siyah beyaz televizyon yayınları başladı. Çok kısa sürede bütün evlerin, binaların çatı ve balkonları, her türden garip alüminyum eşyanın anten adı altında işgaline uğramıştı. Görüntü kirliliği korkunçtu ama bu günün Baz İstasyonları kadar tehlikeli değildi.  Önceleri haftada 1-2 gün ve sınırlı saatlerde olan yayınlar zamanla tüm haftaya yayıldı. Kitap bulunmayan bir ortamda okuma alışkanlığına da darbe vuracak bir adımdı. Televizyona Almanlar henüz “Aptal Kutusu” adını vermemişlerdi.  Toplumun neredeyse tamamını sarmalamaya başlayan televizyon hastalığı gibi bir sorunum olmadı. Belgesel izlemenin dışında okumaya devam ettim. Okumanın getirdiği bir yarar sanırım, beynim çok seçici idi.

Bu gün de televizyonum yok. Bilgisayar daha seçici ve Okumaya dönük olmamı sağlıyor.

İlkokul bitimi büyük bir şehre gelince ilk olarak kitapçı yerine, içi tavana kadar eski, yeni, ciltli, ciltsiz kitap dolu olan, tarihi surların içinde, yüksek tavanlı, derinliği oldukça fazla ve yanlara doğru açılmış paslı kocaman demir kapıları olan bir sahaf dükkanı ile karşılaştım. Kitapların çeşitliliği ve fazlalığı beni çok mutlu etmişti. Uzun süre kitapları inceledim ve henüz ortaokula yeni başladığım bir dönemde 50 kuruşluk cep harçlığımla o gün incelediklerim içinde beğendiğim “Gurup 17 Raporu” adlı İlk kitabımı satın aldım. Sanırım okuması da üçüncü güne uzamadı.

Okumak için uykudan fedakarlığım olmadı. Zaten okumayınca da uyuyamıyordum. Kısa bir süre sonra şehri tanımaya çalışırken, okuma yaşamımda bir dönüm noktası olan Tübitak’ ın aylık yayınlanan ve kalitesine göre çok çok ucuz bulduğum “Bilim ve Teknik” dergisi ile tanıştım. Bu tanışıklık, derginin Roma kemer mimarisini ilahi bir özellik olarak kapak sayfasına taşıdığı güne kadar yaklaşık 35 yıl gitti. Şimdi dergi içeriği için hayvanat bahçesi yönetenler bile yeterli oluyor. Bu nedenle almıyorum.

Ortaokul ve lise yıllarım tamamen okuyarak okuyacak bir şeyler arayarak geçti. O dönemdeki en ilginç anılarım ise “Kese kağıdı” denilen, gazeteden yapılan pazar alışverişleri ve bakkalda içine toz şekerinden tutun da, bakliyat, sebze ve meyve dahil her şeyi koyduğumuz –tabi miktar fazla olunca, onlar da ipten filelere konuluyordu-  alışveriş malzemesiydi. Dedim ya o dönemde gazete kağıdından yapılıyor, hamurla yapıştırılıyordu. Ağır gelmesi için ya hamur fazla fazla sürülür ya da kese kağıdı içine başka kağıtlar doldurularak hazırlanırdı. Okuyacak bir şeyler bulamadığım bir dönemde bu kese kağıtlarını dikkatli ve düzgünce açıp içinden çıkan o güne kadar hiç görmediğim farklı gazete ve dergileri görmek çok büyük mutluluktu. Bilgiye aç biri olarak kese kağıdının ağırlığından dolayı kazıklandığımızı çok fazla önemsememiştim. Tabi Babamın düşüncelerini şu an anımsamıyorum.

Okuma alışkanlığım  üniversite yıllarında da devam etti. Üniversiteyi 2 girişimde de kazandım ama üniversite sınavına hiç hazırlanmadım. Sınav sorularını, sınava girince gördüm ve okumanın yararı olarak genel kültürüm ile kazandığıma eminim. Üniversite yılları ile birlikte okuduğum konular farklılaştı. Meslek konuları o kadar genişti ki, zaten okuyan biri olarak hiç zorlanmadım diyebilirim. Yeter ki, okuduğunuz bir şey, ipe sapa gelmez uydurmalardan oluşmasın. Okumanın sağladığı en büyük yararlardan biri de okunanı çabuk kavramak, yanlışları hemen ayırt edebilmekti.

Okuma olayıma sekte vuran konulardan biri özel yaşamımda ya da iş yaşamımda meydana gelen dalgalanmalardı. Bu dönemlerde okumak istediğiniz halde, okuyamazsınız. Okuduğunuzu anlayamazsınız. Duraklama dönemlerinizdir. İyi bir gelişme için bu dönemleri yaşamamak önemlidir.

Yazı başlığıma konu olan Vedat Türkali’nin kitabının adı ve adanan “Uzun Yol Arkadaşı” ifadesi bana bu duraklama ve gelişme dönemlerimi anımsattı. Birçoğumuz bunu yaşamıştır, yaşamaktadır.

Birlikte mutlusunuzdur, birlikte de okursunuz, hiç bitmesini istemediğiniz bir dönemdir çok özeldir, tabi uygun bir kitap adı da olmaz. Birlikte olup ta zorunluluklardan dolayı ayrıldıklarınız vardır, üzücüdür. Öncelikleri açlıkla ve yoksullukla mücadele olanların yaşamı ile bir tutabileceğiniz. “Yaşam Başka Yerde” buna güzel bir örnektir zaman içinde önce duygularınızı sonra da kendinizi kaybedersiniz. O ortamda bulunmazsınız gitmek, uzaklaşmak istersiniz, yeni bir yaşamı bulabilmek, başka bir yerdeki yaşamı… Kitabın konusunu bilmiyorum, bana düşündürdükleri kaybolmasın diye okumadım! Bu ada uygun düşündüğüm romanıma uymasa da mutlaka güzeldir.

İkinci kitap adı da yine okumadığım bir kitap, zamanı gelmemiş olan ama içeriğini kendi doldurduğum. Birliktesinizdir, mutlu olmayı beklerken, sizden sonra tanıdığı “daha iyi biri” ile birlikte çekip gider. “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” de Böyle bir şeydir. 21. Yüzyılda kafa kesenlerin olması ve bunlara hak veren suç ortakları ile birlikte yaşamak gibi… İnandığını belirttiği kitabı, hiç okumadığı, okuyamadığı, kitabın içeriğinde ne olduğunu bile bilip anlayamayan, ama bildiğini ileri süren biri ile karşılaşıp, kişinin ahlak yoksunluğunu anladığınız andaki duygular gibi… Bu durumlarda var olmak gerçekten dayanılamayacak kadar hafiftir.

Okumak güzeldir. Okurken dikkat edilmesi gereken önemli konulardan bir tanesi de mutlaka temel bilimlerden (matematik , fizik, kimya biyoloji gibi) az da olsa temel bilgi sahibi olabilmektir. Dünyaya ait olabileceği belli olan bir roketi UFO sanma hatasına düşmemizi de engeller, insanların vaktini boşa çalmayız, onları yanıltmayız ve başkalarına da rezil olmayız. Gerçi sosyal medyada rezillik de saygınlık görüyor.  O saygınlık gösterenler benden-bizden uzak olsun.

Okumak güzeldir. Okuyup, sindirmek, bilgiyi doğru yerde ve zamanda kullanmak yeri geldiğinde de paylaşmak.  “Biliyorum”un bilgiçliğine sapmadan! Bir iki şey okuyup bilmediği konularda da düşünce biliyormuş tavrına girmeden!

Okumak güzeldir, gelişmek ve geliştirmek için.

Vedat Türkali, kitabını uzun yol arkadaşına adamıştır. Her insanın yaşamında bir uzun yol arkadaşı var mıdır bilemem ama olması önemlidir diye düşünürüm.

Kitabın adına bakıp ta düşündüğüm, bir gün tek başıma kalacağımdır. O gün gelmiş olmalı ki, bu kitabı okuma isteğim uyandı.  Uzun yol arkadaşıma adayacağım bir kitap da ben yazar mıyım belli olmaz ama herkese mutlu olacağı uzun yol arkadaşlığı dilerim.

Okumak güzeldir. Onunla okuyun ve hiç Bir Gün Tek Başınıza kalmayın.

Sevgiyle kalın!

Bilgin.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

*

Social media & sharing icons powered by UltimatelySocial

Takip Ediniz